27 Mayıs 2007

Mozayık sanatlar...


Sergimizin bu standında sizlere;fayansların minik minik kırılıp, desene rengine ve dokusuna göre hayat vermesini görüyoruz...
Bu ara da sizlere kendimden küçük bir ayna frikiği;))






24 Mayıs 2007

Veee sergi zamanı...

Sevgili dostlar;
Bugün sizler için;Ankara Harikalar diyarı Sincan Kültür Merkezinde ki sergimizden gözlere şenlik bir ziyafet getirdim;))
Hangi sanat dalından başlasam bilmem ki derken; oğlumun yüksek ricası ile taş bebek standından giriş yapmaya karar verdim;))
Buyurunuz efendim....








Not; ilgilenenler için sergimiz ayın 28'inde toplanacaktır bu süre zarfında ziyaret etmek isteyenlere sevgiyle ve de muhabbetle tavsiye olunur;)))

15 Mayıs 2007

EĞER;


Eğer,
Herkes kendini kaybedip seni suçladığı zaman,
Sen soğukkanlılığını koruyabilirsen;
Eğer, herkes senden kuşkulandığında
Sen kendine güvenip tüm şüpheleri hoşgörüyle karşılayabilirsen;
Eğer; sabırla bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan
Ya da iftiraya uğradığında yalana yalanla karşılık vermezsen ve kin tutana kin duymazsan;
Eğer, düşlere kapılmadan düş kurabilir; düşünebildiğin halde düşüncelerin kölesi olmazsan ve aynı zamanda ne çok uysal olup ne de çok akıllıca bir tavırla konuşmazsan;
Eğer, ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir, ikisini de karşılayıp yüzleşebilirsen; ömür verdiğin şeylerin yıkılışını seyredebilir ve yılmadan onu yine kurmaya çalışırsan;
Eğer, iş işten geçtikten sonra yüreğini ve bedenini bütün direncinle seferber edip herkesin vazgeçtiği noktada sen amacına yönelebilirsen;
Eğer, herkesle birlikte erdemli olur da, erdemli kalabilirsen ya da krallarla dolaştığın bir durumda, gururlanıp benliğini ve dostlarını unutmazsan;
Eğer; ne sevgili dostların ne de düşmanların seni incitmezse ve kimseyi hem küçümsemez, hem de kimseye bağımlı olmamayı başarabilirsen;
Eğer, her günün her saatini, her dakikanın her saniyesini iç rahatlığıyla yaşayabilirsen, bütün dünya senin olur yavrum
...ve o zaman artık "Adam" olduğunu düşünebilirsin.
Muhabbetle...

07 Mayıs 2007

Fırında Köfteli Bürüksel Lahanası...


Sevgili dostlar;
Mevsimi geçti geçecek olan bir sebzemiz var bildiğiniz üzere...
Brüksel lahanası...
Pek rağbet görmese de, rağbet görmüş bir şeklini paylaşmak istedim...
Buyurunuz efendim;

Malzemeler:

1 kg. brüksel lahanası
500 g. kıyma
2 soğan
2 dilim bayat ekmek içi ( galeta unu da olur)
250 gr. kiraz domates(biz normal domates kullandık)
1 çorba kaşığı domates salçası
1 su bardağı su
2 çorba kaşığı sıvıyağ
tuz, kimyon, yenibahar, karabiber

Hazırlanışı:

Brüksel lahanalarının dış kabuklarını çıkarıp yıkayın. Soğanları rendeleyin. Kiraz domatesleri dörde bölün. Ekmek içini hafif ıslatıp ufalayın. Kıymayı bir kaba alıp soğan, ekmek içi ve baharatları ilave edip karıştırın. Hazırladığınız köfte harçından brüksel lahanalarının büyüklüğüde parçalar alıp misket köfteler hazırlayın. Bir fırın kabına lahana ve köfteleri değişimli olarak dizin. Kiraz domatesleri ilave edin. Salçayı su ile karıştırıp yemeğin üzerine dökün. Sıvıyağ ve tuz ilave edip kabın üzerini aliminyum folyo ile kapatın. Önceden ısınmış 180 derece fırında 30 dk. pişirin
NOT: Lahanalar önceden 5 dk. kadar haşlanırsa ve haşlama suyu salça ilave edilip yemeğe eklenirse daha iyi sonuç alınıyor). Folyoyu çıkarıp 10-15 dk. daha pişirin.

Afiyet olsun;))

Yemeği bahane edip küçük bir hikayeyi esgeçmek olmaz diye düşündüm;
Gelin şimdi birazda ruhlarımız doysun, doysun ki; hayatta daha faziletli ve erdemli duruş sergileyebilelim;

TEBESSÜM;
Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi.
Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı yolladı.
Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki; her öğlen yemek yediği lokantada ki kıza yüklü bir bahşiş bıraktı.
Garson kız ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu. Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.
Adam öyle minettar oldu ki... iki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. Karnını doyurduktan sonra, bir apartaman bodrumunda ki tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titreşen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi.
Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu. Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartaman halkı...
Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar.
Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan tebessümün sonucuydu;)))

Tebessüm dolu günler dileğiyle...

29 Nisan 2007

Minik ekler pastacıklar ve tarz değiştirmiş milföy börek!



Malzemeler

Hamuru;
*3 yumurta
*1 su bardağı su
*100 gr margarin
*1 su bardağı un
*1 çorba kaşığı toz şeker
*1 tutam tuz

Kreması;
*1 yumurta
*1/2 su bardağı toz şeker
*1 çay bardağı un
*1,5 su bardağı süt
*1 çay kaşığı vanilya
*1/2 limon kabuğu rendesi

*Üzeri için;
-100 gr bitter çikolata
-1 çorba kaşığı tereyağı yada margarin
Ben deniz hazır çikolata soslarından kullandım tavsiye olunur;))
***Hazırlanışı;
Margarin, su, şeker ve tuzu tencereye alın ve kaynatın. Unu ilave edip 5-6 dakika pişirin. Ateşten alıp ılınmaya bırakın. Ilınan hamura yumurtaları tek tek kırıp mikserle iyice yedirin. Hamuru geniş uçlu sıkma torbasına doldurun. Yağlı kağıt serilmiş yada hafifçe yağlanmış fırın tepsisine hamuru bir kaşık yardımıyla tek tej dökün. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında pembeleşinceye kadar pişirin.
Püf noktası;*** Pişirme sırasında ve fırını kapattıktan 40 dakika sonraya kadar fırın kapağını kesinlikle açmayın.

*Bu arada kremayı hazırlayın. Süt hariç diğer malzemeleri tencereye koyun, sütü yavaş yavaş ekleyin, sürekli karıştırarak pişirin. Fırından çıkardığınız ekleri enlemesine kesin ve kaşıkla kremayı doldurun.
Üzeri için; iki seçeneğinizin olduğunu arz etmiştim;
İlki; benmari usulü eritmiş olduğumuz bitter çikolatanın kullanılması,
ikincisi ise; hazır çikolatalı soslardan alıp hazırlamak ve kullanmak...
Tamamen keyfe keder;))



Efendim bu görmüş olduğumuz ana maddesi aynı yani zatında milföy fakat şekli değiştirilmiş böreğin içini arzuya göre doldurabilrsiniz...
Ben mi ne koydum?
Hemen paylaşayım;Az biraz zeytintağın da sotelemek üzere; minik doğranmış etcikler,soğancıklar, bibercikler, domatescikler, sarımsakcıklar veeee rehyan otu, karabiber...
Şekil şekil b de görüldüğü gibi; içine malzeme koyduğumuz milföycükler bohçalanır, bohça bağı olarak aliminyum folyalar kullanılır:))
Muhabbetle sevgili dostlar muhabbetle....

21 Nisan 2007

Mevlana ile dostluk üzerine söylemler...


Ne güzel demiş Mevlana;
Dost dediğin; radikal olmalı; sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile seni sevmeli...
Sarınılacak biri olmadığın zamanlarda bile sana sarılmalı...
Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile sana dayanmalı...
Dost dediğin; fanatik olmalı;Bütün dünya seni üzdüğünde sana moral vermeli,
Ve ağladığında, seninle ağlamalı...
Ama hepsinden daha çok; Dost matematiksel olmalı;
Sevinci çarpmalı...
Üzüntüyü bölmeli...
Geçmişi çıkarmalı...
Yarını toplamalı...
Kalbinin derinliklerinde ihtiyacı hesaplamalı...
Ve her zmana Bütün parçalardan daha büyük olmalı...
İşi bitince seni bir tarafa atmamalı............"
Sevgi ve de muhabbetle...

06 Nisan 2007

NİÇİN SUSAR İNSAN???


Yazana zahmet vermeyen yazı okuyana da zevk vermez.

Samuel Johnson

Niçin susar insan? Belki de başlangıçta, konuşmadan da anlaşabildiği birilerinin var olduğunu sanmasından, öyle ummasından. Sonra bir gün konuşmayı denemiştir büyük ihtimalle; çaresiz kaldığından, ‘kendini ifade et’ kültürünün dayatmasında safça, onu anlamalarına izin vermediğini düşünüp kendisini suçlayarak.

Herkes bir gün konuşur. Konuştuğunda, sustuğundan da beter bir anlayışla karşılaşırsa peki? ‘Kendini ifade edememek’ en çok da çağımızın uydurmacasıdır. Anlamak isteyenler, buna niyeti ve kapasitesi olanlar anlar çünkü; anlamıyorlarsa ya işlerine öyle geldiği içindir ya umursamadıklarından ya da böyle bir yetenekleri bulunmadığından. Heidi’nin yazarı Johanna Sypri derin bir bunalımdayken eşi, anlatmadığı için mi görmüyordu sanki karısının mutsuzluğunu. O halde susmak en doğrusudur belki ve siz susarken anlamış olanlar varsa sizi, konuşacağınız kişiler de yalnızca onlar olmalıdır. Emily Dickınson’ın yolunu izlemekte ne sakınca olabilir ki yoksa? İnziva, ona atfedildiği gibi kötü bir şey midir gerçekte? Dışarıdan tuhaf görüneceksiniz diye, onlar gibi olmadığınızdan çeşitli yaftalar yapıştıracaklar korkusuyla, hırsları uğruna bedenini satanlar ya da arzuları için onları sevenleri harcayanların arasında yaşamak zorunda kalırsanız, buna zorlanırsanız daha fazla mutsuz olmaz mısınız?

Kime gösteriş yapmak mecburiyetiniz var ki? Yalnızlığınız zevk veriyorsa, içinizin zenginliği yetiyorsa, küçücük bir dünyada kocaman bir alem kurabilyorsanız bırakın istediklerini söylesinler. Kundera’nın harika bir romanında bir erkeğin bir başka erkekten alması gereken intikamını aslında bir kadından almaya kalkıştığını görüp irkildiğinizde düşün müyormusunuz hiç:

Zekası sizinle aynı ‘şaka’yı paylaşmaya yetmeyenlerle ne işiniz olabilir ki?

Rengin Soysal (K Dergi)

Mutlu ve huzurlu bir hafta sonu dileklerimle...

01 Nisan 2007

BİR ANNEDEN ÖĞÜTLER...


Bu başlıktaki ismi taşıyan bir kitap Amerika'da yayınlandı. Türkiye'de ise kitabın içinden seçme sözler derlenerek çeşitli gazetelerde yayınlandı. Aşağıda da bu kitapta geçen tavsiyelerden bir derleme bulunmaktadır paylaşıma hazırmısınız?
Buyurunuz efendim;
Bundan 20 yıl sonra, yaptıkların değil, yapamadıkların için üzüleceksin. Dolayısıyla halatları çöz. Güvenli limandan uzaklara yelken aç. Rüzgarı yakala, araştır, düşle, keşfet. Düşün, onları seyredecek birileri olmasaydı, kaç kişi mercedes otomobil alırdı. Bilimde ve güzel sanatlarda en üstün başarılar, tek başlarına çalışan kişiler tarafından elde edilmiştir. Hiçbir parkta bir kurul için dikilmiş bir anıt yoktur.
Yapabileceğin kadar söz ver. Sonra söz verdiğinden daha fazlasını yap. Oturarak başarıya ulaşan tek yaratık tavuktur. Dertlerini gözyaşlarında boğmak isteyenlere dertlerin yüzme bilmediğini söyle.
Dalın ucuna gitmekten korkma. Meyve oradadır. Büyük adam büyüklüğünü küçük adama davranışıyla gösterir. Şans bukalemun gibidir. Biraz zaman tanı, mutlaka değişecektir. "Tarihta en etkili 100 kişi" adlı kitabı okudum. Onların hepsiyle ortak olduğumuz tek şeyin zaman olduğunu gördüm. Günün sonunda kendini bir sokak köpeği kadar yorgun hissediyorsan, bu belki bütün gün hırladığın içindir.
Başlamak için en uygun zamanı beklersen hiç başlamayabilirsin. Şimdi başla! Şu anda bulunduğu yerden, elindekilerle başla. Gülümsediğinde güzelleşmeyen bir yüz hiç görmedim. Kimi zman içindeki o sessiz sese uzmanlardan daha fazla güven. Aerodinamik yasalarına göre o tombul ve tüylü arının hiç uçmaması gerekiyordu. Herhalde bunu ona hiç kimse söylemedi ki, uçuyor. Zamanlarının büyük bir kısmını para kazanmak ve saklamakla geçiren insanlar, sonunda, en çok istediklerinin satın alınamayacak şeyler olduğunu anlarlar. Öteki insanlardan daha akıllı ol. Yalnız bunu onlara söyleme! Mutlu olmanın en garantili yolu bir başkasını mutlu etmektir. Hayatta ya tozu dumana katarsın, yada tozu dumanı yutarsın.
İYİ ÇALIŞAN, SIK GÜLEN VE ÇOK SEVEN BAŞARIYI ELDE EDER.
MUHABBETLE...

22 Mart 2007

Bey pazarı(Takılar ve değerli taşlar) 2

Veee işte hanımlar; gözlere şenlik takı ziyafeti...


Ametist taşının fiziksel etkileri;

*Göz hastalıklarına, alerjiye, baş ağrılarına ve kalp rahatsızlıklarına iyi gelir.
*Negatif elektrik yükü taşıdığından dolayı; bedendeki fazla elektrik yükünü toplayarak beyin gücünü yükseltir.
Metafiziksel ve pisikolojik etkileri;
*Bulunduğu çevredeki olumsuz enerjileri temizleyip dönüştürür. Sadece odanın herhangi bir yerinde durması bile olumsuz enerjileri toplayıp pozitif enerjiye dönüştürmesi için yeterlidir.
*Kişiyi rahatsız eden takınaklı düşünceleri uzaklaştırıcı ve yatıştırıcı bir etkiye sahiptir. Koyu mor ya da çok açık renkli olan ametistler en güçlü enerjiye sahip olan ametistlerdir.
*Uykusuzluk çekenlere iyi gelir. Eğer uykusuzluk sorunu yaşıyorsanız; ametisti yatmadan önce bir süre elinizde tutun ve sonra yastığınızın altına koyarak yatın. Sorununuzun nasıl düzeldiğini göreceksiniz.
*Enerji dolu bir taş olduğu için çoğu insan üzerinde canlandırıcı bir etkisi vardır. Sürekli üzerinizde taşıyabileceğiniz bir taştır. Yaydığı enerji her zaman size fayda sağlar ve olumsuzluklardan korur. Özellikle düşman tavırlı insanların arasında bulunacağınız zamanlarda bu taşı üzerinizde bulundurmaya gayret edin. Böylece sadece pozitif enerji alacağınızdan emin olabilirsiniz.
*Enerjisinin odaklandığı kişide uyum ve denge oluşturur. Yaydığı enerji doğrudan sinir sistemini etkiler. Ancak ciddi bir kişilik bozukluğuna sahip insanlar bu enerjiyle uyuşamayarak, onu rahatsız edici bulabilir.
*Pembe kuvars ile birlikte kullanıldığında aklı güçlendirir ve kalbi korur.

*Bu arada bugün Dünya su günü hatırlatmadan geçemiyeceğim zira herşeyimiz AB-I HAYATIMIZ olan suyu biraz daha tasarruflu kullanırsak şayet ileride su sıkıntısıda çekmeyiz diye düşünüyorum ne dersiniz?
Kuraklığa Karşı Haydi El Ele!

Bu yıl kış, oldukça kurak geçti... Yağışlar son yılların en düşük seviyesinde kaldı. Ankara'da 3, İstanbul'da 8 aylık su rezervinin kaldığı ve yakında kesintilerin başlayacağı konuşuluyor. Dün arkadaşım sabah radyoda dinlediği bir öneriden bahsetti. Sizlerle paylaşmak istedim, çünkü inanılmayacak kadar basit ama bir o kadar da zeki bir küçücük eylemle olağanüstü bir su tasarrufu sağlanabilir: Rezervuarlar 4-5 litre su alıyor... Rezervuardan akan su 3 litre olsa da aynı işi görüyor... Rezervuarın içine 1,5 litrelik DOLU bir pet şişe koyun. Her sifon çekişte 1.5 litre tasarruf etmiş oluyorsunuz! Bunu milyonlarla çarpın... Sağlanan su tasarrufunu düşünebiliyor musunuz? Simdi... Bu haberi tüm tanıdıklarınıza dağıtın dağıtabildiğiniz kadar. Hem ülkeye hem aile bütçesine fayda. Gelin kuraklığa karşı hep birlikte...

Bu değerli dipnottan dolayı biliwep ekibine teşekkürler...

SU GİBİ AZİZ OLABİLMEK DİLEĞİYLE...

14 Mart 2007

BEĞ PAZARI (Şimdiki namı diyar; Beypazarı) 1


Sevgili dostlar;
Bu hafta sonumuz annem ve ablamların beni ziyarete gelmesiyle oldukça hareketli ve canlı geçti...
Birlikte şöyle bir Beypazarı'nı temaşa edelim düşüncesiyle düştük yollara...
Ben şahsen gittiğim yerlerin adı nereden gelmişe önem verenlerden olmam hasebiyle öncelikle isim konusunda küçük ve hummalı bir araştırmaya girerim veeee işte mücmel sonuç;Osmanlı Devleti'nin toprak rejimi ve askeri sisteminin bel kemiğini oluşturan Tımarlı (Anadolu) Sipahi Merkezleri'nden birisi olan Beypazarı; yöredeki Sipahi Beyi'ne ve ticari, ekonomik hayatın yoğunluğuna istinaden BEĞ BAZARI diye adlandırılmıştır.
Ben dahil tüm hanımların dikkatini çekeceğini düşündüğümden öncelikle meşhur gümüşçüler sizler için ziyaret edilidi...
Beypazarı'nda özellikle gümüş işlemeciliği (Telkâri) yaygındır. El işçiliğiyle yapılan telkari gümüşleri;zarafeti,farklı tasarımlarıyla Beypazarı'nda ustalıkla oluşturulan bir sanat eseridir.


Gümüş işleme sanatı Beypazarı'na ahilik yoluyla kazandırılmıştır. Ahilik 13. yy. da Anadolu'da görülmeye başlanan esnaf ve sanatkar birliklerine verilen addır. Beypazarı halkı bu sanatı bir iş olarak kabul etmiş ve zaman içinde geliştirmiştir.
Tarih boyunca önemli bir ticaret geçidi olan İpek yolu üzerinde bulunan Beypazarı'nda gümüş madeni yoktur. Eskiden olduğu gibi bugün de gümüş, başka illerden getirilir. Külçe haline getirilen gümüşler eritilip tel haline getirilerek inceltilir. Saf halde olduğu için kolayca bükülen gümüşler, sanatkar tarafından şekillendirilerek süs eşyaları ve takı yapımında kullanılır. İşlenirken kullanılan teknik;telkaridir. Telkâri, ince telden takı süslemeciliğidir. Tel ne kadar ince olursa takının değeri de o kadar artar. Hammaddesi altın ve gümüştür. Altın pahalı olduğundan genellikle gümüş kullanılır. Gümüş takı çeşitleri; kemer, kolye, iğne, başlık ve tılsım olarak sıralanabilir. Telkârideki motifler, doğanın Türk-İslam düşüncesi ile yorumlanışını ve Türk zevkini aksettirir.Beypazarı'nın takıda sembolü "tılsım" dır. Tılsımın etrafı gümüşle süslenerek, kolye olarak takılır.
Bugün Beypazarı'nda yeniden oluşturulan ve hayat bulan bir çarşı içinde gümüş ustaları bir araya toplanmış ve usta, çırak ilişkisiyle bu sanatın geliştirilmesine imkan sağlanmıştır. Büyük bir sabır, el emeği, göz nuru, dikkat ve özenli işçilik gerektiren telkari tekniğiyle işlenip satışa sunulan gümüşler, Beypazarı'nda turizm potansiyelinin artmasına da katkıda bulunmuştur.
Ülkemizde yok olmaya yüz tutmuş sanat kollarımızın ve geleneksel mesleklerimizin canlandırılmasında Beypazarı'nın örnek olmasını diliyoruz.




Bir sonraki postumuzda; yakut ve zümrütlerle bezeklenmiş gümüş takılar...
Beni izlemeye devan edin;))
Muhabbetle...

01 Mart 2007

Elmalı kurabiyeler...


Sevgili dostlar;
Her birinizi her ne kadar yorum bırakamasam da (yoğun günler geçirmem hasebiyle) takip ettiğimi bilmenizi isterim...
Bugün sizleri hayır diyemiyeceğiniz bir tarifle baş başa bırakıyorum...
Büyük küçük herkesin severek tattığına inandığım pişerken kokusunun insanı mestettiği, herkesin ikram edildiğin de hayır diyemediği tat!
Genelde tam manasıyla tutturamadığım elmalı tariflerden bu sefer ki;
tam kıvamında tuttu sizlerle de paylaşayım istedim...
Malzemeler;*1 paket oda ısısında margarin
*1 adet yumurta
*1 çay bardağı yoğurt
*1 çay bardağı pudra şekeri
*kabartama tozu
*vanilya
*kulak memesi kıvamını alıncaya kadar un
İç malzemesi;*3 adet elma
*ceviz
*toz şeker
*tarçın
İç harcın hazırlanışı; elmalar soyulur ve rendelenir küçük bir tavada şeker ile pişirilir sonrasında ceviz ve tarçın ilave edilerek ocaktan alınır.
Kurabiyelerin hazırlanışı;un bir kaba alınır, ortası açılır ve margarin, yumurta , yoğurt, pudra şekeri vanilya bir güzel harmanlanır sonrasında kabartma tozu ilave edilir ve hamur kulak mememsi kıvamına getirilir...
KIvama getirilien hamurdan ceviz büyüklğünde parçalar koparılır ve elle açılır içine pişirdiğimiz iç harç konur ve yuvarlanır işlem bu şekilde devam eder ve şekil alan kurabişler tapsiye dizilir, önceden ısıtılmış fırında hafif pembeleşinceye kadar pişirilir...
Koku mutfak dahil tüm apartmanı sardıysa kurabiyelerimiz servise hazırdır demektir afiyet olsuuuun...
Not; Fırından çkar çıkmaz üzerine tarçın ve pudra şekeri elemeyi unutmayalım!
Muhabbetle...

14 Şubat 2007

Her gün'e yarım gram sevgi!


Sevgi; üzerine kitaplar yazılmış, yorumlar yapılmış, hayatın manası, yüreklerin gıdası,bedenlerin enerji kaynağı, yaşamın gayesini irdelerken her dem önümüze çıkan olmazsa olmaz hayat düsturu...
Ben deniz şahsen bu tür kavramların bir güne sığdırılıp geçiştirilmesi taraftarı olmadığımdan, olayı genel manada ele almak istedim. Netice de Sevgisizlikle kirlenmiş Dünya'mıza bir ışık, bir nefes ,bir pencere açmak istedim...
Gelin öncelikle sevgi kavramını tanımak adına sevgili Leo buscalia'nın söylemlerine kulak verelim;
-Kişi sahip olmadığı şeyi veremez. Sevgiyi vermek için sevgiye malik olmalısınız.
-Kişi anlamadığı şeyi öğretemez. Sevgiyi öğretmeniz için sevgiyi anlamış olmanız gerekir.
-Kişi incelemediği şeyi bilmez. Sevgiyi incelemeniz için sevginin içinde yaşamanız gerekir.
-Kişi tanımadığı şeyi değerlendiremez. Sevgiyi tanımanız için sevgiyi alımkar olmalısınız.
-Kişi güvenmeyi istediği şeyden kuşkulanmaz. Sevgiye güvenmek için sevgiye inanamış olmanız gerekir.
-Sevgi bir ayna gibidir. Bir kişiyi sevdiğinizde o kişi sizin aynanız, sizde onun aynası olursunuz; bu aynalar bir diğerinizin sevgisini yansıtırken, sizler de sonsuzluğu görürüsünüz.
-Sevgi her zaman kolların açık duruşudur. Sevgi için kollarınızı kaparsanız, kendiniz dışında tutacak hiç bir şey kalmadığını görürüsünüz.
-Gerçek sevgi her zaman yaratır. Hiç bir zaman yıkıma uğratmaz.Bu ifade de insanoğlunun tek vaadi budur.
Başımıza ne geldiyse sevgisizlik yüzünden geldi diye düşünüyorum; insanlık her yönden zengin gibi gözükse de ne yazık ki sevgi yoksulu...
Şöyle bir düşünelim temaşa edelim; Dünyamızı seviyor olsaydık, şimdi küresel ısınma gündemimizi meşgul edermiydi?
İnsanları seviyor olsaydık hiç kan-gövdeyi götürür müydü?
Hayvanları seviyor olsaydık hiç nesli tükenen hayvan olur muydu?
Çocukları yarınlarımızı seviyor olsaydık; sokaklar, yurtlar kimsesiz yavrucaklarla dolu olur muydu?
Yaşlılarımızı seviyor olsaydık huzur evlerine gerek kalır mıydı?
Liste bu şekilde uzar gider tabi lakin önemli olan listeyi uzatmak değil kısaltmak için çaba sarfetmek diye düşünüyorum...
Karanlıktan şikayet edeceğine bir mum yak demişler; herkese bir adet yaksa Dünya ışıl ışlı olurdu herhalde...
Kimsenin kimseye tahammülü kalmdığı dünyamız da tahammül sınırlarını zorluyor hatırlatayım!
Çıkarlar ve enaniyet ön planda olduğu sürece biz bu sorunu çözemeyiz arkadaşlar...
Etrafımızda bile ilişkiler, diyologlar bu minval üzere kurulu...
Samimiyet ve doğallık maskeler ardına gizlenmiş, herkes birbirinin kusurunu araştırı olmuş...
Unutmayalım ki; kimse kusursuz değildir!
Mevlana ne güzel söylemiş; -kusurları örtmekte gece gibi ol!
-Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü.
Neden insanların bir sürü güzel özellikleri varken kusurlarına takılırız da boşuna vakit harcarız bilinmez...
Şu kısacık ömrümüzü fuzuli işlerle heba etmeyelim, sevginin özüne inelim derinleşelim felsefesini idrak etmeye çalışalım görün bakın o zaman herşey daha güzel olacak!
Sevgili Yunus misali; sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz. Diyelim ve birbirimize ; Kıskançlık, düşmanlık, bencillik, enaniyet sirayet ettireceğimize sevgi bulaştıralım fütursuzca...
Veeeee en önemlisi; sevgi bir güne sığamayacak kadar büyük bir olgu olduğundan her güne yarımşar gram paylaştıralım olmaz mı?
;)))
Konuyu dallandırdım biraz arkadaşlar farkındayım hazırlıksız bir yazı oldu derin hoşgörünüze sığınarak yayınlıyorum...
Sevgi ve de muhabbetle...

31 Ocak 2007

Yaş 31


Zaman bir sefine bizler birer yolcu!
Deniz'in kimi zaman dalgalı kimi zaman çarşaf misali durağan olması gibi hayatımız...
Lakin unutmayalım geminin dümeni elimizde...
Kimi zaman akışına bırakabilmeli hayatı kimi zaman yaratıcı tarafından verilen cüz-i irade devreye sokulabilmeli diye düşünüyorum...
Geçmişin yaşanmışlıkları geleceğin gizemi...
Acılar olgunlaştırırken seni; mutluluklar yaşam enrjisini besler...
Her günün; sana neler getireceğini bilememenin heyecanı adrenalinini yükseltir kifayetsizce...
Aslolan ne kadar yaşadığın değil; nasıl yaşadığındır derler hep...
Zamanın altın dilimlerini; yine bir o kadar değerli yaptıklarımız yada yapacaklarımız karşılar diye düşünüyorum...
Hakkını varmeli zamanın!
Altına gümüşle muamele yakışmaz vesselam!
Evet sevgili dostlar!
Bugün 31 yaşımdan gün alımş bulunmaktayım...
31 yıl!
Sorguluyorum kendimi ve hayatımı...
Her seferinde aldığım kararları bu sefer layıkıyla uygulayabilmeyi diliyorum yüce yaratıcıdan...
Birde tabi genel isteklerim var onu da Şair'e bıraktım buyurunuz efendim;

MEMLEKET ISTERIM

Memleket isterim
Gok mavi, dal yesil, tarla sarı olsun;
Kuslarin ciceklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne basta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardes kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Cahit Sitki Taranci
Muhabbetle...

12 Ocak 2007

ÇAYLI KEK...


Sevgili dostlar aralar zaman zaman uzuyor farkındayım...
Lakin aramızda anne olanlarımız var ve hamilelik şikayetlerini çok iyi bilirler;))
Bizim de minik cadımız biraz annesini üzüyor bu anlamda...
Mazur görünüz efendim!
Bu arada eşimi Amerikaya uğurladım ve yalnızım bir haftadır...
Gerçi yalnız sayılmam;oğluşum ve sizler varsınız:)))
Hafta sonuna özel kek tarifimi paylaşıyorum sizlerle...
Malzemeler;*4 yumurta
*1 çay bardağı sıvı yağ
*1 çorba kaşığı kakao
*1 tatlı kaşığı tarçın
*2,5 su bardağı un
*1 su bardağı demli çay
*2 su bardağı şeker
*1 çorba kaşığı nişasta
*kabartma tozu
Hazırlanışı; Gayet pratik...
Tüm bildiğimiz diğer keklerin mantığında; yumurta ve şeker çırpılır(yumurtalar oda ısısında olucak),daha sonra diğer malzemeler ilave edilir ve tekrar çırpılır,unlanmış ve de yağlanmış kalıba dökülür,önceden ısıtılmış 170 derecelik fırında pişirilir...
Gelin hafta sonu ailece yaşayacağımız coşkulu kahvaltımızı kekle süsleyelim...
Hepinize afiyet olsun!

Yalnızsın

Bir akşam ışıkların dağlara güldüğünü
Bir akşam bulutların seyre döküldüğünü

Görürsün hasretiyle sabah ezgilerinin
Bir akşam gözlerin ufka dalar pek derin

Kuşlar öter, uçuşur yeşil dallara konar
Umutlar yaprak yaprak alevlenir de yanar

Son mutluluk sesleri dökülür dudaklardan
İnsanlar gölge gibi çekilir sokaklardan

Rüzgâr okşamaktayken anne gibi tenini
Gecenin kolları sessizce yakalar seni

Anlarsın gözlerinin dolup boşaldığını
Anlarsın yalnızlığı ve yalnız kaldığını...


Nurullah Genç
Muhabbetle...

01 Ocak 2007

ARADA BİR, ÇOK BUNALDIĞINIZDA...


Sevgili dostlar!
Yeni yılınızı ve bayramınızı yüreğimden gelen taze bahar esintileri ile kutluyor ve sizleri sevgili Can Dündar'ın BAYRAM olması hasebiyle günün anlam ve önemine mana katsın diye düşündüğüm yazısıyla baş başa bırakıyor ve yorumlarınızı bekliyorum...
Muhabbetle...

Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı...
Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde..
Deniyordu ki; "arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için
çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika
ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün"...
Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım...
Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum...
Ama " kendi ölümümüzü ve cenazemizi " düşünmemiz tavsiye ediliyordu...
Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an...
Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim...

Diyordu ki; " bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı
terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için
öneminizi anlayacaksınız... Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini,
onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın...O andan
geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin
bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün...Tekrar
sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin...
Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve
geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın...Bırakın
canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz...Orada, o
musalla taşında düşünün kendinizi...Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz
ifadelerini...Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin...

**************
Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım...
Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze
törenimdeki yerlerine... birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini...
Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı...
Görüyordum işte "babaaaa..." diye ağlayan biricik oğlumu...
Eşim kucağında "ağlayan emanetimle" ayakta durmaya çalışıyordu perperişan...
Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu, o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla...
Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını...
Kardeşlerim, akrabalarım "çok erken gitti, doyamadı oğluna.."diyordu acıyan ses tonlarıyla...
Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı...Bazısı "daha dün birlikteydik, nasıl olur.." diyordu...
Bunları seyredip onlara "hayır ölmedim, burdayım.." demek istedim hayal olduğunu unutup...
Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın...
Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide...
Belki dehiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar...
Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim...
Almam gereken dersi ve mesajı almıştım...
Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum...
Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum...
Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik...
Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline...
Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde neler söyleyecekleri vardı...
Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında...
Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve
yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde...
İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak...
Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım...
Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısının etkisiyle girilen duygusal mod
değildi, deşifre etmem gereken metin...
Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu...
Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti...
Ağlayacaktı aklına geldikçe...
Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye
kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları...
Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede oğlumu...
"Hayal -meyal hatırlıyorum be baba seni... Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet
etseydik seninle... Bak mezuniyet törenimde de babasızdım...
Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine..."diyecek canı yanarak bir köşede...
Sevgili eşim... Benim muhteşem hatunum... Nasıl dayanır bensizliğe?
O ki, benim için herşeyini feda edip koşmuştu bana...
Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı...
Bir daha " Seni seviyorum "diyemeyecekti...
Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı...
Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne...
Her sabah dabensiz başlayacaktı koca gün...
Tek cümlesi takıldı o an içime; "Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik ?..."

Babam-annem, o bugüne kadar evlat olarak mutlu edecek hiçbir şey
yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar...
Helaldi şüphesiz hakları...Bilerek hiç kırmamıştım onları...
Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım....
Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evladının cenazesinde bulunmak...
Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek...
Diğerlerine geçmiyorum... Bu yazıyı şu an yazıp sizlerle paylaştığıma
göre "diğerlerine" artık sizler de dahilsiniz...
Düşünün, birgün bir mail ulaşıyor mail-box ınıza "ölmüş" diye...
Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız...
Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi...
Oysa ki yazarın amacı " Yaşamanın ve hala nefes alıyor Almanın kıymetini " göstermekti...
Benim de öyle...Lafı çok uzattım farkındayım...
Ama hayat dediğimiz çözümü zor süreç 2 satırla özetlenemeyecek kadar girintili çıkıntılı...
Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen
YENİDEN DOĞDUM...
Bilgisayar diliyle "format attım hayatıma"...
Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim...
Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş, oyun perde demişti...
Peki ya hayal değil de,gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak üzere kapansaydı...
İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı...
Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz buna değer bence...
Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim...
Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki...
Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın...
LÜTFEN ARADA BİR, BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN,
DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN...
Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah' tan başka bilen yok...
İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin...
Bilerek - bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin...
Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın...
Biraz Hıncal abi tarzı olacak ama,sevginizi ve verdiğiniz değeri haykırın onlara iş işten geçmeden...
Ve en önemlisi;
VERDİĞİ -VERMEDİĞİ, ALDIĞI - ALMADIĞI HERŞEY İÇİN, TEKRAR TEKRAR
ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN'A...

CAN DÜNDAR..

21 Aralık 2006

TATLI DÜŞLER...


Sevgili dostlar;
Bugün sene-i devriyemizin 11. yıldönümü ve oğluşumuza kardeş geleceğini öğrendiğmizin 2. ayı...
Hepinizin hayır dualarını bekliyoruz...
Veee tatlı başlasın tatlı devam etsin temennileriyle tatlı mı tatlı bir pasta tarifi ile siz sevgili dostlarımı baş başa bırakıyoruuuum...
Not; yayınladığım tarifler denenmiş olup gönül rahatlığı ile not edilebilecek tariflerdir duyruluuuur...
1.Aşama;
Kek malzemeleri;*2 yumurta
*yarım bardak süt
*yarım bardak şeker
*yarım bardak sıvı yağ
*1 bardak bardak un
*kabartma tozu
*kakao
*Arzuya göre içine dondurulmuş vişne ve bitter çikolata kırıntıları ilave edebilirsiniz(ben ettim tavsiye ederim)
Kekin hazırlanışı; tüm malzemeler sırasıyla çırpılır ve 170 derecelik önceden ısıtılmış fırında pişirilir...
2.Aşama;
Fırından çıkan kekimizin üzerine bir bardak soğuk süt dökülür ve kekimiz soğumaya bırakılır...
3.Aşama;
Kremanın malzemeleri;*yarım kilo süt
*1,5 Türk kahvesi fincanı un
*1,5 Türk kahvesi fincanı şeker
*50gr. margarin
Hazırlanışı; süt, un ve şeker pişirilir ve ocağın altı kapatılır sonrasında 50 gr. margarin ilave edilerek mikserele bir güzel çırpılır, soğumaya bırakılır...
4.Aşama;
İlave krema malzemeleri;*1 bardak soğuk süt
*1 paket krem şanti
Hazırlanır ve diğre soğumaya bırakmış olduğumuz kremamızın içine mikserle çırpılarak ilave edilir...
5.Aşama;
Soğumuş olan kekimiz servis tabağına alınır, üzerine hazırlamış ve yine soğutmuş olduğumuz kremamız itina ile yayılır ve en üstüne de kakao serpilir ve dolaba gönderilir (içini çeksin ve kıvam alsın istiyorsanız bir gün önceden yapmanız tavsiye olunur...)
Her ne kadar zahmetli gözükse de bence denemeye değer...
Hele birde işin için de özel bir gün varsa!
;))

14 Aralık 2006

Brokoli çorbası ve faydaları...




Malzemeler ;
*1000 gram brokoli
*1 su bardağı Süt
*2 su bardağı Su
*1 su bardağı Et suyu
*1 çorba kaşığı Un
*2 çorba kaşığı Tereyağ
*1 adet orta boy Soğan

Hazırlanışı ;Öncelikle yıkadığımız brokoliler 20 dakika kadar haşlanır.
Soğan yağda kavrulur. Un ilave edilip kavrulur.
Süt, su, etsuyu eklenip ısınması beklenir.
Brokoliler konulup kaynayıncaya kadar pişirilir. kaynamış ve kıvamını almış (kıvam oluştururken brokolileri haşlamış olduğum suyu kullandım) karışımımızı blendırdan geçirmekle işlemimiz tamamlanmış oluyor...
Hastalıktan yeni çıkmış olan bendeniz , benim gibi hasta olanları düşünerek besleyici bir o kadar da faydalı bir çorbayı sizlerin beyenisine sunmak istedim hepinize afiyet olsun...

Yemeden önce okuyun lütfen!
Brokoli memleketimize son bir kaç yıldan beri girmiş bir sebzedir.

Brokoli her insanın mutfağından sağlığına taşıyabilecegi ve hazırlanması en kolay bir sebzedir.

Brokoli içerdiği maddeler açısından insan sağlığı üzerinde çok faydalıdır. Vitamin değerleri açısından; A, E ve C vitaminlerini içermektedir. İçerdiği flavonoidler bakımından bağışıklık sistemimizi güçlendiren bir özelliğe sahiptir. Antibiyotik özelliğe sahip olan brokoli, bu yönüyle prostatitis'e (prostat enfeksiyonu) karşı çok etkindir. Hiç bir antibiyotik yoktur ki bağışıklık sistemimizi zayıflatmasın. İşte brokolinin önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır; aynı zamanda hem bağışıklık sistemimizi güçlendirmekte hemde antibiyotik vazifesi görmektedir. Bir noktayı hemen belirtmekte büyük fayda görüyorum. Genel olarak antibiyotikler, insan hayatı için hayati önem taşıyan, vazgeçilmez ilaçlardır. Brokoli, meme, prostat, bağırsak ve idrar kesesi kanserlerine karşı güçlü bir koruyucudur. Amerikada özellikle bu kanser türlerine karşı brokolinin içerdiği bazı maddeler (sulforafen vs) zenginleştirilerek kanser tedavisindede başarı ile kullanılmaktadır. Brokoli içerdiği bazı indol ve indol türevleri (bitkisel hormonlar) açısından ayrı bir önem taşımaktadır. Bu sayede vücudumuzdaki hormon dengesini ayarlayıcı özelliğe sahiptir. Yine Amerikada bazı klinikler menopoz dönemindeki bayanlar için östrogen hormonunun düzenli çalışması için brokolideki bitkisel hormonlardan yararlanmaktadırlar. Brokolinin kendine özgü olan selülozik yapısı (lifli yapı) bağırsaklarda oluşan toksinlerin uzaklaştırılmasında (toksin atıcı) ve alınmış olan ağır metallerin emilmesinde büyük rol oynamaktadır. Brokolinin bu lifli yapısı dışkının düzenli bir şekilde dışarı atılmasını sağlar. Kabızlığı önleyicidir. ugün dünyada üzerinde en çok araştırma yapılan sebzelerde; beyaz lahana, turp, domates, brokoli ve havuç en ön sırayı almaktadır.

Prof.Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu 'nun Brokoli' nin prostat ve üriner sistem hastalıklarının tedavisinde kullanılması hakkında İngilizce ve Almanca olarak yayınlanan makalesinden bir bölüm Türkçe' ye uyarlanarak ve sadeleştirilerek tercüme edilmistir.